Psikanalizi Kasıntı Bilimsel Kelimelerden Arındırıp Sokağa İndiren Düşünür: Adam Phillips
psikanalizi psikanalistlerin profesyonel söz dağarcığından, jargondan, terminolojiden kurtarıp dilin kendisine iade etmek için çabalayan, psikanalizi sokağa indiren kişi gibi de görüyorum ben adam phillips’i. epey çevriliyor, neredeyse her yazdığı var türkçe’de ve epey okunuyor mu bilmiyorum ama epey satıldığını görebiliyorum/tahmin ediyorum. hiyerarşik ilişkilenmelere meyilli insanlar olduğumuzu düşünüyorum ve adam phillips’in zorunlu olmayan hiyerarşileri dışlayan, insanlar arası eşitlikten ve bunun nasıl bozulduğundan başlamamızı öneren düşünce yapısını da göz önüne alınca bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demiyorum elbette, acısını çektiğimiz hiyerarşilerden özgürleşmek için istekler gibi görüyorum adam phillips merakını.
merak üzerine epey yazmış birisi adam phillips ve merak sözcüğünün freud’un külliyatında en çok geçen sözcüklerden biri olduğunu da onun yazılarında okuyabiliriz. merak çocuğun dünyasında nüvelenen, o dünyada can sıkıntısına, küçük olmanın sıkıcılığına, büyüklere mahkumiyetin yol açtığı çocuksu acılara karşı panzehir olarak şekillenen bir dürtü. merakın adam phillips külliyatında aldığı bir sürü şekil var: ilgi arayışı, ilgilerin değişimi, genel olarak değişim isteği ya da merakın negatifi olarak trajedi, kesin inançlar, merakın ölümü, hiçbir şeye inanmamak, saplanıp kalmak. hemen her adam phillips kitabı neyi merak ettiğimiz ve meraklarımızla ne yaptığımız, meraklarımızın bize ne yaptığı ve merak ettiğimiz süre zarfında yaşamımızın nasıl değiştiği gibi sorularla ilgileniyor; merakın ölümüyle, hiçbir şeyi merak etmemekle, yalnızlıkla, kurtulma istekleriyle, öfke nöbetleriyle çevremizi yıkmamız gibi sorunlarla ilgilenmediği anlarda.
psikanalizi büyük sözcüklerinden (ölüm dürtüsü, nevroz, psikoz vb) ayrı düşünmeyi yeniden başarsak ve onu çıkış noktasına, gündeliğin deneyimlerine, örneğin meraklarımıza, kaçındıklarımıza, kendimize izin vermediklerimize, sınırlarımıza, tutkularımıza, nefretlerimize , kıskançlıklarımıza ve ideallerimize yeniden bakmak için kullansak, terimlerle değil de içimizden geldiği gibi konuşsak ve yazsak, en yakın olanı anlatmaktan yola koyulsak ve bunun felsefesini yapmak yerine kendi deneyimimizi yazsak/konuşsak nasıl bir yazı olurdu bu? serbest çağrışımlarla yazmak ve kavramları zorunlu olmadıkça kullanmamak ya da kullanılan kavramları deneyimlere dönüştürmekte araç olarak düşünmek. bence adam phillips psikanalizdeki serbest çağrışım tekniğine yakın bir metotla yazdığı için de bu kadar ilgi görüyor.
benim için güzelliği şurada onu okumanın: asla eskimiyor, asla bitmiş, okunmuş hissettirmiyor ve her okuma deneyimi yeniden canlandırıyor metnin içindeki sözcükleri. düşünme alıştırmaları için metot kitapları gibi. aslında biraz rüya yorumlamak gibi, nereye çekersek oraya gidebileceğimiz araçlar. bu yönleriyle de bana psikanaliz kitapları gibi değil de daha bilgelik yüklü metinlermiş gibi geliyorlar. nasıl böyle yazabildiğini, böyle yazabilmek için ne kadar uzağı düşünebildiğini hep hayranlık dolu bir merakla soruyorum kendime.
pragmatist felsefe, eşitlikçi siyaset arayışı, psikanalizin vaatlerinden olan serbest konuşma ve edebiyatın vaadi olan başka dünyaların olasılığının bir karışımı gibi adam phillips’in kazanı.
ilk anda aklıma gelen birkaç makalesini yazarak bitireyim, beni en çok etkileyenler
hiçbir şeye inanmamak: vazgeçmek üzerine (on giving up) adlı kitabında yer alan bu yazıda phillips, robert musil‘in “niteliksiz adam”ı ve thomas mann‘ın “doktor faustus”u aracılığıyla, insanların savaş gibi travmalar nedeniyle inanmayı, güven duymayı nasıl bıraktıklarını, kendi canlılıklarını nasıl öldürdüklerini ve hayatlarını ironi formunda yaşadıklarını anlatıyor, merak hissinin nasıl öldüğüne eğiliyor.
hüsran üzerine: kaçırdıklarımız (missing out) kitabının galiba ilk makalesiydi bu. insan isteyen bir varlık ama istediği şeyler olamıyor da ve istemeyle-olmaması arasında varlık-yokluk uçurumu açılıyor. buna hüsran duymak diyor wilfred bion’un kuramından hareketle phillips ve hüsrana uğradığımızı hissettiğimizde bununla nasıl başa çıktığımızın, buna katlanabilip katlanamadığımızın bizi yaşamsal ya da trajik karakterlere dönüştürdüğünü anlatıyor.
kendini eleştirmenin sakıncaları/özeleştiri üzerine: “yasak olmayan hazlar” (unforbidden pleasures) kitabının özeleştiri üzerine olan yazısı kendimiz üzerinde zorba bir hükümranlık kurmak için özeleştiriyi nasıl kullandığımıza dair, kendini eleştiren insanın dar perspektifine dair hamlet’i de kullanarak ilerleyen bir yazı. aslında kendimizi eleştirdiğimizde yalnızca tümbilirlik pozu takınan, kendimizi bildiğimizi zanneden ama zihnimizin daralması pahasına kontrolcü olmayı seçen varlıklara dönüşüyoruz phillips için.
başarı üzerine: flört üzerine (on flirtation) adlı kitaptaki makalelerden birisi başarma tutkumuzu, hedeflerimize varma hırslarımızı inceliyor. bir düzlemde başarı sayılanın başka bir düzlemde yenilgi olabileceğini, her zaman çatışmalı varlıklar olduğumuzu ve bir şeyi başarmayı hırsla istediğimizde aslında ne istiyor olduğumuzdan nasıl emin olabildiğimizi sorguluyor, başarının çiftyönlü doğasına dair bu yazı erken yaştan itibaren çok başarılı sayılan john stuart mill’in çöküşünü ve aydınlanmasını da örnek olarak inceliyor.