Çay ülkesi, kahve ülkesi olur mu?
[Fotograf: AA]
Türkiye, dünyada yıllık 3 buçuk kiloya yaklaşan çay tüketimiyle dünyada ‘çay ülkesi’ olarak tanınıyordu. Ancak son yıllarda kahve tüketimi hızla arttı ve yıllık kişi başı 2 kilonun üzerine çıktı. Neredeyse boş bulunan her yere bir kahveci açılıyor ve ince belli cam bardakların yerini karton bardaklar alıyor.
Kahve tüketimine ilişkin araştırmalar yapan Iğdır Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden Doç. Dr. Ahmet Tan ise Türkiye’nin çay ülkesi olmaya devam edeceğini söylüyor. Tan, “Türkiye’nin kahveye yönelmesi, çaydan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Ancak kahve tüketimi artmaya devam edecek” diyor.
Kahve tüketiminin artışında, küresel kahve kültürünün Türkiye’de daha etkili olması, kahve zincirlerinin ve üçüncü nesil kahvecilerin yaygınlaşması, tüketim alışkanlıklarının değişmesi gibi etkenler var. Ayrıca çalışma ve yaşam biçimlerinin değişmesi yanında, sosyal medya da kahve kültürün artmasında etkili oldu.
Doç. Dr. Tan, yaptıkları araştırmalarda kahveyi gençlerin ve genç yetişkinlerin, şehirlerde yaşayanların, ofis çalışanlarının, üniversite öğrencilerinin ve yüksek gelir grubuna mensup kişilerin tercih ettiğini söylüyor. Tan, şunları anlatıyor:
“Kahvenin sadece bir içecek olmaktan çıkıp günlük sosyal hayatın, çalışma kültürünün ve modern tüketim alışkanlıklarının bir parçası hâline gelmesi, yaygınlaşmasındaki en önemli etkenlerden biridir. Ayrıca kafe kültürünün gelişmesi, genç tüketim tercihleri, sosyal medya, kahve çeşitlerinin artması, küreselleşme ve seyahatin artması, çalışma hayatındaki değişimler, kahvenin sosyalleşme aracı ve evde kahve hazırlama imkanlarının artması da etkili oldu.”
“Kahve ile sosyalleşme arasında oldukça güçlü bir bağlantı var. Bu bağlantı hem geleneksel hem de modern biçimlerde çok net olarak görülüyor” diyen Doç Dr. Ahmet Tan, “Kahve, giderek birlikte vakit geçirme aracına dönüştü. Bu açıdan kahve kültürünün yükselişi, Türkiye’deki sosyalleşme biçimlerinin değişimiyle de yakından ilişkili” yorumunu yapıyor. Kafeler sosyal alan haline gelirken, kahve ile sohbetin kolaylaşması, buluşma bahanesi olması gibi etkenler de var. Ayrıca geleneksel kültür de kahve ile sosyalleşmeyi ilişkilendiriyor. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü, bunun vecizeleşmiş hali durumunda.
Kahve alışkanlığı, temelde bir marka bağımlılığı değil. Bununla birlikte markalar, bu alışkanlığın oluşmasında ve tüketimin artmasında önemli etkiyi sahip. Tan, insanların genellikle kafein ihtiyacı, lezzet, enerji, keyif ve sosyalleşme niyetiyle kahveye yöneldiğini, mekanın atmosferi, sunum biçimi, ürün çeşitliliği ve hizmet kalitesinin de diğer etkenler olduğunu söylüyor. Genç tüketicilerde markalar da ‘yaşam tarzı ve sosyal çevreyi’ temsil etmek adına öne çıkarken, yine de en çok kahve evlerde tüketiliyor. Tan, “2023’te yaptığımız bir çalışmada, katılımcıların yüzde 62’sinin kahvesini evde, yüzde 38’inin dışarıda içtiğini belirledik. Kahveyi dışarıda içenlerin yüzde 30,6’sı haftada bir kez, yüzde 26,4’ü ise 2-4 kez dışarıda içiyor. Ülkemizde dışarıda kahve içmek artık yaygın bir alışkanlık ancak ortalama tüketici için hâlâ evde kahve içmek daha baskın.Nitekim 2025’te yayımlanan bir sektör verisi, espresso bazlı kahvede tüketimin yüzde 45’inin evde, yüzde 14’ünün kafelerde gerçekleştiğini ifade ediyor. Kahve kültürü büyürken tüketim yalnızca kafelere kaymıyor, kahve makinelerinin yaygınlaşmasıyla evde tüketim de güçleniyor.” diyor.
Geleneksel Türk kahvesi küçük fincanda içiliyordu. Zincir kahvecilerle, sürahi büyüklüğünde karton bardaklar ortaya çıkmaya başladı. Tan, bunun arkasında tüketici beklentisinin yanı sıra, pazarlama mantığının olduğunu söylüyor. Büyük bardak, tüketiciye “daha fazla ürün, daha fazla deneyim” hissi veriyor. Süt, buz ve diğer katkılarla bu beklenti yükseltiliyor. Tan, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Ancak boyutun büyümesi, kaliteli olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle espresso bazlı içeceklerde bardağın büyümesi, kahvenin niteliğinden çok süt, su, buz veya köpük miktarının artması anlamına gelebiliyor. Türk kahvesinin küçük fincanla, oturarak ve sohbet eşliğinde sunulmasıyla, zincir kafelerde kahvenin büyük karton bardakta, yolda ve bireysel olarak tüketilmesi arasında ciddi kültürel fark var. Bu fark, kahve tüketimindeki dönüşümü gösteriyor. Kahvenin sunum biçimi aslında yalnızca estetik bir tercih değil, maliyet, kullanım kolaylığı, tüketim alışkanlığı ve marka deneyiminin birleşimidir.”
Normal şartlarda yoksulluk ve yoksunluk göstergesi sayılabilecek karton bardak kullanımı konusunda tüketiciden fazla bir itiraz gelmiyor. Bunun en önemli sebebi ise “al-götür” yapılabilmesi. Doç. Dr. Tan, “İnsanlar kahvesini işe, okula, yola götürebiliyor” diyor. Tek kullanımlık karton bardakların satıcı için de önemli avantajları var. Porselen ve cam gibi maliyet getirmiyor, depolama, yıkama maliyeti yok, üstelik üzerine konulan logo ile tüketici adeta mobil bir reklam aracına dönüşüyor.
Yeni kahve alışkanlıkları eski kahve alışkanlıklarında da değişime neden oldu. Tan, bunları şöyle özetliyor:
“Türk kahvesi hâlâ misafirlik, bayram, kız isteme, sohbet ve özel anlarla ilişkilendiriliyor. Bu nedenle gündelik kahve tüketimindeki değişim, onun kültürel değerini doğrudan ortadan kaldırmıyor. Yine insanlar sabah filtre kahve veya espresso içerken, misafir geldiğinde Türk kahvesi ikram ediyor. Ayrıca Türk kahvesinin aromalı, soğuk veya farklı sunumlara sahip yeni yorumları ortaya çıkıyor. Gelenek korunurken, biçimi değişebiliyor. Türk kahvesinin kafelerde, farklı tatlarla veya farklı sunumlarla tüketilmesi, geleneğin tamamen kaybolmasından ziyade yeniden üretilmesine yol açıyor.”
Türkiye’de kahve alışkanlığı artacak. Ancak çeşit ve kalite beklentisi yükselecek. Tüketiciler kahvenin türü, çekirdeği kavurma derecesi, hazırlama yöntemi gibi konulara daha fazla önem verecek. Farklı aromalar ortaya çıkarken, kafeler yalnızca içecek satın alınan değil, çalışma, buluşma, zaman geçirme alanları olarak öne çıkacak. Türkiye, Tan’ın öngörüsüne göre “çoklu kahve kültürüne” geçiş yapacak ve çay da içilmeye devam edecek.
Çay, yerli bir ürün. Türkiye büyük çay üreticilerinden biri. Kahve ise ithal ürün. Bu nedenle konunun ekonomik yönü de önem taşıyor. Bu, kahvenin ekonomik olarak olumsuz bir görüntü vermesine neden olurken, yerel girişimciliği artırması ve yeni istihdam oluşturmasıyla olumlu görüntü veriyor. Ayrıca kahve üretimi yapılan ülkelerde emek sömürüsü ve doğaya saygılı üretim gibi tartışmalar da dünyada devam ediyor. Doç. Dr. Ahmet Tan, “Gelecekte kalite ve sürdürülebilirlik konuları daha fazla önem kazanacağı görülüyor. Tüketici yalnızca hangi kahveyi içtiğine değil, kahvenin nereden geldiğine, nasıl üretildiğine ve nasıl hazırlandığına da daha fazla dikkat edecektir” diyor.
Çay ülkemize 1880’li yılların sonunda geldi ve 1924’te ilk kez yetiştirilmeye başlandı. Kahvenin Türkiye’deki tarihi çok daha eski. Osmanlı İmparatorluğu’nun Yemen bölgesine hâkim olmasının ardından yaygınlaşmaya başlayan kahve alışkanlığı, ‘Türk Kahvesi’ denilen ve tüm dünyada bilinen pişirme yöntemini doğurmuştu. 1600’lü yılların ikinci yarısından itibaren elçiler ve yabancı heyetler tarafından tanınmaya başlanan kahve, Avrupa’ya da Türk alışkanlığı olarak gitmiş oldu. Hatta 1663 yılındaki 2. Viyana kuşatması sırasında çuvallar dolusu kahvenin şehir önlerinde bırakıldığı iddia edilse de gerçekte o yıllarda Avrupalı tüccarlar, çoktan Osmanlı’dan kahve ithaline başlamışlardı.
Kaynak: https://www.trthaber.com/haber/yasam/cay-ulkesi-kahve-ulkesi-olur-mu-956538.html