A24’ten Yeni Nesil Korku Şaheseri: Backrooms Filmi Detaylı İncelemesi ve The Shining Bağlantısı
Genç yönetmen Kane Parsons, YouTube platformunda 80 milyonu aşkın izlenme sayısına ulaşan ilk kısa korku filmi olan ‘Backrooms’u henüz 16 yaşındayken yayınlayarak dikkatleri üzerine çekti. Dört buçuk yıl önce ‘found footage’ türündeki bu kısa filmle adını duyuran Parsons, yoğun genç ilgisi sayesinde ‘Backrooms serisine’ yirmiyi aşkın yeni kısa film ekleyerek modern korku sinemasına taze bir soluk getirdi.
Son on yılda korku sinemasını zenginleştiren yeni nesil yönetmenlerin çoğunun YouTuber kökenli olması, Kane Parsons’ın kariyer yolculuğunu da açıklıyor. Bu durum, genç ve yaratıcı sinemacı adaylarının özgün fikirleriyle sektörde daha kolay yer bulabildiğini ve film yapımcılığının demokratikleştiğini gösteriyor.
Bağımsız sinemanın önemli yapım şirketlerinden A24, modern korku filmleri alanındaki nokta atışı projeleriyle tanınıyor. Şirket, ‘Backrooms’ filmiyle portföyündeki en genç yönetmene, henüz 20 yaşındaki Kane Parsons’a büyük bir prodüksiyonun sorumluluğunu emanet etti. Oscar adaylıkları bulunan Chiwetel Ejiofor ve Joachim Trier sinemasının vazgeçilmez isimlerinden Renate Reinsve gibi deneyimli oyuncularla, milyonlarca dolarlık bir bütçeyle çalışmak, Parsons için parıldayan bir başarı hikayesi oldu.
Başrollerini Chiwetel Ejiofor ve Renate Reinsve’nin paylaştığı ‘Backrooms filmi’, izleyicilere psikolojik korku, gerilim ve bilim kurgu öğelerini ustalıkla harmanlayan eşsiz bir deneyim sunuyor. Bu türlerin birleşimi, filmin derinliğini ve çok katmanlı yapısını ortaya koyuyor.
Filmin Başarılı Teknik ve Sanatsal Yönleri
Film incelemesinde öne çıkan ilk başarı kriteri, Chiwetel Ejiofor ve Renate Reinsve’nin nefes kesen oyunculuk performanslarıydı. Başta Oscar adaylı oyuncuların varlığına şüpheyle yaklaşılsa da, performansları filmin inandırıcılığına büyük katkı sağladı.
‘Backrooms’un ses tasarımı ve miksajı olağanüstü. Özellikle iyi bir sinema salonunda izlendiğinde, sesler gerilimi doruk noktasına taşıyarak izleyiciyi atmosferin derinliklerine çekiyor. Modern synth içeren tema müzikleri de filmin genel havasına mükemmel bir şekilde uyum sağlayarak, ürkütücü ve sürükleyici bir deneyim sunuyor.
Prodüksiyon tasarımı ekibi de takdire şayan bir iş çıkarmış. Kanada’da kırk gün süren çekimlerde, konunun gerektirdiği özen ve detaycılıkla harika bir yapı inşa edilmiş. Greg Ng’nin başarılı kurgusu ise filmin dinamizmini koruyarak izleyiciyi sürekli tetikte tutmayı başarıyor.
Yazının bu bölümü, filmin senaryosuyla ilgili detaylar içerdiğinden, spoiler uyarısıyla devam ediyoruz:
Kane Parsons’ın ‘First Contact’ adlı kısa filminden anladığımız kadarıyla, ‘Backrooms evrenine’ tam erişim sağlayan ilk olay, 17 Ekim 1989’da California depremiyle aynı gün, Async isimli firmanın yaptığı bir testle gerçekleşiyor. Bu testle, “arka odalar” artık herkesin giriş yapabileceği bir portal olarak açılıyor; ancak ilk cisim 1982’de gönderilmişti.
Film, 1990 yılında geçiyor. Başlangıç sekansında, 19 Haziran 1990 tarihinde Async saha mühendisi Naren Warne’ın kamerasıyla kaydettiği araştırma görüntülerini izliyoruz. Naren, ‘Backrooms’ içinde bir tür canlı formuyla karşılaşıyor ve maalesef canavar tarafından öldürülüyor. Bu kayıt, Async çalışanları tarafından televizyondan izleniyor.
Hikayenin ana karakterlerinden Clark, karısı tarafından terk edilmiş, mimar olduğunu iddia eden ancak başarısız bir mobilya dükkanı sahibidir. “Captain Clark’s Ottoman Empire” adını taşıyan dükkanında, kendini hem korsan hem de sultan olarak tanıttığı reklam filmleri çekiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun zaferiyle sonuçlanan Preveze Deniz Savaşı’nın güçlü aktörleri olan Barbaros Hayreddin Paşa ve Andrea Doria gibi isimlerin korsan kimlikleriyle, Clark’ın bu sempatik tavrı arasında ilginç bir bağ kuruluyor.
Psikolog Mary, Clark’a terapi hizmeti sunan bir karakterdir. Mary’nin çocukluk travmaları, filmin başlarında gösterilen evlerinin yıkımı ve annesinin delirmesiyle ilişkilidir. Annesinin evin yıkımı sırasında taze çimentoya bıraktığı el izini saklayan Mary, bu sert cismi filmin ilerleyen sahnelerinde tehlikelere karşı kullanacaktır.
Clark’ın dükkanının bodrum katının duvarında gördüğü ışık hüzmesi, onun ‘Backrooms’la ilk temasıyla sonuçlanır. Fizik ve doğa kanunlarını altüst eden bu anomali, Clark’ın içerde yaşadığı korkuyu ve tedirginliği doruk noktasına çıkarır. İçerde duyulan seslerden biri, 1977 yılında uzay aracı Voyager 1’e kaydettirilen “Sayın Türkçe bilen arkadaşlarımız, sabah şerifleriniz hayırlı olsun” cümlesidir.
Clark’ın ‘Backrooms’u keşfettikten sonraki terapi seansında Mary’ye söylediği cümle, filmin unutulmaz repliklerinden birini doğurur: “Daha önce hayatında hiç köpek görmemiş birinden, köpek çizmesini isteyeceksin. Sadece senin köpek tarifinle çizmeye çalışacak.” Filmin sonlarında Mary tarafından bir kez daha tekrarlanan bu replik, ‘Backrooms’u deneyimlememiş birine orayı anlatmanın zorluğunu mükemmel bir şekilde ifade ediyor.
Clark’ın ‘Backrooms’a ilk ziyareti, Async çalışanı Naren’in ölümünden sadece on gün sonra, 29 Haziran 1990’da gerçekleşir. İçerde Naren’e ait eşyaları bulan Clark, buradan bir tabure alır. Ancak bu ona yetmez; çalışanları Kat ve Bobby’ye, kamerayla çekim yapmaları karşılığında fazla mesai ödeyeceğini söyler.
Bobby, ‘Backrooms’a girerken yaşadığı anomaliye oldukça doğal bir tepki verir. İçerdeki tehlikeyi ilk fark ettiği an ise, daha önce giydiği bir tişörtün aynısını ‘Backrooms’ta görmesidir. Dükkanda giydiği “end apartheid” yazılı tişörtün, içeri farklı bir tişörtle girmesine rağmen ‘Backrooms’ta karşısına çıkması, Bobby’nin buradaki anomalinin boyutlarını kavramasını ve korkması için daha fazla sebep olduğunu anlamasını sağlar. (Apartheid, Güney Afrika’da 1940’lardan 1990’lara kadar süren ırkçı ayrımcı bir rejimdi.)
Kat ve Bobby’nin trajik ölümü ve Clark’ın kurtulması, onu ‘Backrooms’dan çıkmaya isteksiz, kafayı sıyırmış bir şekilde oraya ait hissetmesine neden olur. Bu noktada, baş karakterimiz Clark ile Stanley Kubrick’in 1980 yapımı başyapıtı ‘The Shining’in ana karakteri Jack Torrance arasındaki çarpıcı benzerliklere değinelim:
- Her iki karakter de alkolik ve hayatta birer kaybedendir. Jack kendini yazar zannederken yazarlık yapamamakta, Clark ise mimar olduğunu iddia etse de mesleğini icra edememektedir.
- Hem Clark hem de Jack, öfke kontrol sorunları yaşayan, sinirlendiklerinde gözü dönen ve etrafındakilere zarar veren kişilerdir.
- Clark ‘Backrooms’u kendi yuvasına çevirirken, Jack de Overlook Oteli’ni yuvası yapmıştır. İkisi de cinnet geçirip cinayet işlemişlerdir. Jack’i delirten otel lanetli ve periliyse, ‘Backrooms’ da içinde canavarların gezdiği, sıkıntılı bir mekandır.
- Her iki film de ‘liminal space’ kullanımında benzerlik gösterir. Normalde kalabalık olan AVM, hastane, otopark gibi yerlerin ıssız hallerinin yarattığı korku ve güvende olmama hissi işlenir. Filmler, kurtulması zor, labirent benzeri mekanlarda geçer.
- İki filmde de kadın karakterler, kafayı sıyırmış erkekleri görmeden önce, adamların yaşadığı yıkımdan izler bulur. ‘The Shining’te meşhur “all work and no play makes Jack a dull boy” yazısı, ‘Backrooms’da ise Clark’ın duvara çizdiği deliliklerini yansıtan resim ve yazılardır.
Gelelim filmin büyük kırılma yaratan o etkileyici sahnesine: Delirmiş bir adam ve psikoloğun sofraya oturup konuşması. Sahnedeki ‘Backrooms’un yarattığı mutasyona uğramış “insanımsı” varlıklar, rahatsız edici ve sürreal bir Dali portresinden fırlamış gibidir. Clark’ın bu “arka odalar”ın tarifle ve hatıralarla oluşturduğu humanoidlerden parça koparıp Mary’nin tabağına koyması, geçirdiği ağır delirme halini başarılı bir şekilde vurgular.
Clark’ın Mary’den, eşi Barbara’nın yerine geçmesini ve tartışma anlarını yeniden canlandırmasını istediği sırada, bir “natürmort” kadının kafa derisini yüzüp saçını Mary’ye takması ve kadının ortamdan uzaklaşırken Clark’a “Ne için üzgünsün?” diye sorması, bana o kadının Barbara (Clark’ın eski eşi) olma ihtimalini düşündürdü.
Sahnenin sonunda gerilimin tavan yaptığı ve korkunun zirveye ulaştığı bir takip yaşanır. ‘Backrooms’a uyum sağlayan Clark, mekanın canavarlarından en az biriyle temas halindedir. Hatta daha ötesinde, Clark burada kendi kaybedenliğini ve öz yıkımını simgeleyen bir canavar yaratmıştır.
Canavarın giydiği korsan giysisi, Clark’ın mağaza reklam çekiminde giydiği kıyafetin aynısıdır. Bu durum, Clark’ın kendinden bile nefret etmesiyle ilgilidir. Vizyoner bir mimar olamayan Clark, yenilmişliğini vurgulayan bu saçma reklamla kendi “zavallılığını” gözler önüne seriyordu. Yaratık da bu sayede, Clark’ın öz nefreti ve öfke kontrol probleminden doğdu. Alkolik, eşi tarafından evden kovulmuş, hayatın her alanında “kaybeden” bir adamı ancak böyle bir canavar temsil edebilirdi.
Mary’nin, filmde metafor olarak kullanılan o “el şekilli çimento” parçasıyla canavardan kurtulmasıyla birlikte, Mary’nin sonu da tartışma konusu olur. Async çalışanları tarafından bulunan Mary’yi, daha önceden Clark’ı takip eden şirket çalışanı Phil sorguya alır. Çalışanın Mary’ye yönelik sorgulama şekli, kadının oradan çıkmasına izin vermeyecekleri algısını yaratır. Sanki uzaylıların araştırıldığı bir tesise gizlice girmiş ve yakalanmış gibidir; hayatına kaldığı yerden devam etmesine izin verilir mi? Bu örnekte olduğu gibi Mary, Async şirketi için artık bir tehdit haline gelir.
Çünkü şirketin ‘Backrooms’ üzerindeki ana motivasyonu hala bir muammadır. Eskiden MR cihazları üreten şirket, şimdilerde burayı ne amaçla kullandıklarını Mary’ye açıklamaz. Burası, fazla nüfusun atılacağı bir “öğütme tesisi” mi, yoksa bilimsel araştırmalar, dünya dışı bilinç veya yeni icatlar için kullanılan bir üs mü? Bu sorular şimdilik bizden gizleniyor.
Filmin sonu da oldukça tartışmalıdır. Gördüğümüz son karede, Jane’i sorgu odasında sandalyede otururken mutasyona uğramış (klon) halde görüyoruz. Buraya gelmeden önce ‘Backrooms’ta 6-7 kat aşağıya iniyoruz. Açıkçası ben bunu, Mary’nin ölümü olarak yorumlamadım. Bu, mekanın Mary’i “hatırlama” şekli olması gerekiyor. Mary muhtemelen gerçek dünyada hapistedir ve ‘Backrooms’ onu ancak bu şekilde hatalı biçimde hatırlayabilmektedir.
Ancak bir de daha karamsar bir senaryo mevcut: Mary hiçbir zaman Clark’la olan sofradan kurtulamadı. Ya orada öldü, ya da ‘Backrooms’un derinliklerine düşerek kayboldu. Klon halde gezinen Mary ise, gerçek Mary’nin yerine labirentten çıkmayı başardı, Phil tarafından sorgulandı ve kendini Mary zannediyor.
Şüphesiz bu son, seyircileri tam olarak tatmin edemedi. Bariz görünen bir gerçek ise, ikinci filmin mutlak surette yapılacağıdır. Devam filmi, bu olaya dair cevaplar verecek, ancak bunun yanı sıra izleyiciler için beyin yakan yepyeni sorular ortaya çıkaracaktır.
A24’ün 2026’daki iddialı projelerinden ‘Backrooms’, izleyicisini ciddiye alan, yeni nesil korku filmlerinden biri olarak öne çıkıyor. Kendi adıma senaryonun bazı noktalarda basite kaçtığını ve ‘Annihilation’, ‘Stranger Things’, ‘The Shining’, ‘House of Leaves’ (kitap) ve ‘Blair Witch Project’ gibi yapımlardan yoğun esinlenmeler içerdiğini belirtmeliyim. Ayrıca filmin bazı yerlerde teknik detaylarda boğulduğunu ve saf korku yaratmada çok da başarılı olamadığını düşünüyorum.
Kaynak: https://eksiseyler.com/son-yillarin-en-cok-ses-getiren-korku-filmlerinden-backroomsun-incelemesi