Arrival’ın Esas Kızı Louise, Gelecekte Neler Olduğunu Bildiği Halde Neden Vazgeçmedi?
arrival’daki mevzu aslında çok basit bir şey ama dünya üzerinde yaşayan biz sıradan çinko karbon insanlar için anlaşılması algılarımız dolayısıyla oldukça güç….
Uyarı: Haliyle spoiler içerir.
filmi izleyen 100 kişiden 120’sinin film bittikten sonra sorduğu soru aynı:
esas kızımız (louise banks, nam-ı diğer amy adams) gelecekte doğacak çocuğunun öleceğini ve bilimci esas oğlan (ian donnelly, nam-ı diğer jeremy renner) ile başlayacağı ilişkinin kötü biteceğini bile bile niçin o toplara giriyor?
şu kadarcık şey bir türlü anlaşılamamış sosyal medyada; saçma sapan eleştiriler, tuhaf tuhaf tespitler havada uçuşuyor…
filmde dairesel bir şekilde sembolize edilen şey aslında biz dandik zihinli insanların anlayabilmesi için o şekilde kurgulanmış. yani zaman aslında dairesel falan da değil ama çizgi halinde olmadığını anlamak için önce 2 boyutlu düzlemde bir yenilik getirmek gerekiyor. önce daireyi anla sonra 3 boyuta geçersin gibi.
oysa zaman 2 boyutlu falan da değil. o kendi halinde, nevi şahsına münhasır bir nesne. sakin, durağan, fırın rafında duran bir somun ekmek gibi zaman. bir yere gittiği yok, duruyor öyle… bizlerse algımızın yetersizliğinden dolayı o bir somun ekmeği değil, etrafımızdan akan bir rüzgar gibi geçip giden bir akış olarak algılıyoruz zamanı. oysa değil…
bir arabanın içinde ilk kez seyahat eden bir çocuk kendisini ve arabayı sabit; altındaki yolu, yolun kenarındaki ağaçları, uzaktaki tepeleri falan hareketli sanmaya meyillidir… çünkü kendisi duruyordur ve diğer her şey ise akıyordur etrafından. oysa ne kadar saftorik bir bilince sahip olsa da kolunu camdan çıkardığında hissettiği hava direncinin sebebinin farklı olabileceğini hissedebilenler de var. yol akmıyor, ağaçlar koşmuyor, tepelerin hiçbir yere gittiği yok… ben akıyorum onların arasından. büyük bir hızla, kimin kullandığını bilmediğim bir arabanın arka koltuğunda, yarı belime kadar camdan sarkmış hayretle ve yüzüme çarpan rüzgarla sarhoş bir vaziyette yolu izliyorum, hepsi o…
yanisi, zamanın bir yere gittiği yok güzel annem…
verilmesi muhtemel bütün kararlar verildi, seçilecek yolların hepsi seçildi… bir bahar sabahı ciğerlerimize dolan o yakıcı havanın acısıyla alınan ilk nefes, bir yaz ikindisinde son kez verildi… o seçimler yapıldı, üstelik en özgür iradeyle. en berrak zihinle görüldü görülecek olan her şey… ve mürekkep çoktan kurudu. bunu kimse sizin için yazmadı, kendi yolunuzu seçip, tercih ettiğiniz şekilde yürüdünüz…
yani louise zaten o seçimi yapmış, o ilişki başlamış, beklendiği gibi olmamış ve o çocuk zaten doğmuştu… hastalanıp çoktan ölmüştü o güzel kızçe, annesi daha o nefis deniz manzaralı, koca pencereli muhteşem evinde tek başına yaşarken bile…
kalem yazdı, mürekkep kurudu.
kalem yazdı, mürekkep kurudu.
kalem yazdı, mürekkep kurudu.
seçimler yapıldı, neticeler yaşandı… louise’in seçeceği yol zaten seçilmişti kendi tarafından. yani “kaderim benim kontrolümde” diye isyan etmen yersiz. zaten senin kontrolünde, hep öyleydi. senin bir türlü anlayamadığın şey zamanın ta kendisi. o seçimleri zaten yapmış olduğunu, verdiğin ve vermediğin tüm kararlarınla o kaderi oluşturduğunu kavrayamıyorsun…
louise’in anladığı şey buydu. sandığınız gibi kendi kontrolünde olmayan bir kadere teslim olmadı o. gencecik yaşta ölecek çocuğunu doğurmaya karar vermesi itaatkarlığından değildi. seçimler yapmanın sonuçlarını da kucaklamak olduğunu kavramıştı. anda saklı olan yüceliği ve o yüceliğin hissettirdiklerini, seçimlerin sonucu olan muhtemel kedere boğdurmadı…
etrafından ne kadar dolanırsam dolanayım eli yüzü düzgün bir şekilde anlatabildiğimi veya anlatabileceğimi hiç sanmıyorum, adam akıllı ifade edemiyorum… sadece burada bulunsun ve bir fikir egzersizi için bile olsa zihinlere düşsün isterim…